CEREN Eczanesi
YÜCE Eczanesi

Bolu Nöbetçi Eczaneler

CEREN Eczanesi
Borazanlar Mh Mehmet Akif Ersoy Blv No.50/10-B(Sağlık Müd Yanı)
Tel: 0374 331 48 26
YÜCE Eczanesi
Gölyüzü Mah.T.Mehmet Paşa Cad.No:33/A (Adese Market Karşısı)
Tel: 0374 217 10 21
Bolu 5 günlük hava tahmini

İLK YURTTAN ANADOLU’YA TAŞLARA YAZILAN TÜRK TARİHİ-1.Bölüm

Fatma Marmara

4 Ekim 2020

Geçmişi günümüze, günümüzü de geleceğe taşıyan en önemli unsurlar resim ve yazı. Yazının icadından önce Türkler kayalara resimler yaparak yani bir nevi o dönemde yaşadıklarını kayalara resimlerle yazarak, yaşadıklarını bizlere aktarmışlar. Böylece bilim insanlarımızda bu kaya resimlerini inceleyerek, araştırmalar yaparak, Türklerin yeryüzünde ne zamandan beri var olduğunu, nerelere ayak bastığını, nerelerde ne şekilde yaşadıklarını araştırıp, tarihimizin köklerine ulaşmaya çalışmışlar.

Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tarih Bölümünden Doç. Dr. İbrahim Üngör ekibiyle birlikte bu kaya resimlerini araştırmakta olup, edindikleri çok değerli bilgileri “İlk Yurttan Anadolu’ya Taşlara Yazılan Türk Tarihi” isimli slayt gösterisi eşliğinde, Kuray Kültür Evi’nde bir sunumla bizlere aktardı.

“Neden taşlara yazılan Türk tarihi diye sorulabilir, akıllara gelebilir” diyerek sunumuna başlayan Doç. Dr. İbrahim Üngör; “Yazılı, yazısız tarih diye bir ayırım yapılabilir. Yazı inanın kendisini somut bir şekilde, kalıcı bir şekilde ifade etme tekniği, yöntemidir. Türkler de yazılarını kayalara yazmayı tercih ediyorlardı. 7. yy. başlarında kâğıt kullanılmaya başlandı. Kil tabletlerde kullanılabilirdi ama taşların daha kalıcı olduğunu düşündü Türk milleti ve yazılarını taşlara resmederek yapmışlardır. Bunlara kaya resimleri (petroglif) diyoruz. Türk dünyasında, Türklerin görülen her yerde izleri var. İzlerini de kalıcı yapmayı seviyor Türk milleti. Büyük geniş dağ silsilelerinin arasında, genelde coğrafyamızda, Pamir dağları, Tanrı dağları, Ural -Altay dağları, Anadolu’ya geliş tabii ki 1071 diye tanımlanıyor ama Türkler 1071 tarihinden çok önceki zamanlarda bu coğrafyada izleri vardı.”diye belirtti. 

Eskiçağ tarihçisi olduklarını, ekibiyle birlikte şuan Kırgızistan Manas Üniversitesinde Rektör olarak görevi yapan Prof. Dr. Alpaslan Ceylan hoca ile çalışmalarını beraber yürüttüklerini vurgulayarak, Türk Kültürleri konusuyla devam eden Doç. Dr. İbrahim Üngör; “Anav kültürü, Andronora kültürü, Afanasyevo kültürü, bunlardan Anav kültürü bizim en eski kültürümüz. Bozkırlarda yaşayan, konargöçer olan Türk kültürünün basamaklarından bir tanesidir. Milletler birbirini etkiler bu Anav kültürü de M.Ö. 4. Bin ve 1.000 yılları arasında yaşayan özel bir kültürdür. Bunun 1.ve 2.tabakasını Mezolitik çağ, Neolitik çağla tarihlendiriyor bilim insanları, yalnız onun 3.ve 4. Tabakaları da var.  1904 yılında burada kazılar yapıldı ve burada farklı bir kültüre rastlandı. Kerpiçten evler yapıyorlardı, yerleşik bir kültüre sahipti Anav insanları. Burası Türkmenistan -Aşkabat’a çok yakın bir coğrafya. 6 km. güneyinde. Burada kazılar yapıldı ve çok ciddi sonuçlar elde edildi. Görünen oydu ki 3 bin yıl kadar süren bir kültürdür. Anav kültürü aynı zamanda bu coğrafyanın tamamına yayılan bir kültürdür. Bu Anav kültürünün İndus bölgesi Hindistan’a kadar yayıldığını görüyoruz. İndus bölgesinden Basra körfezine doğru gemilerle bir göç oldu. ”diye anlattı.

 Sümerlilerin kendilerine Kenger (Kengir) dediklerini, onlara bu ismi Akadların verdiklerini bunun da kürek elli, kürek çeken anlamına geldiğini söyleyen Doç. Dr. İbrahim Üngör; “Sümerlerde bazı kelimeler ki o zamanlar insanlar çok az konuştuğuna bakarsak yüzlerce kelime Türkçe benzeri. Uray-Altay bölgesinde yaşayan kültürlerden kelimeler kaptıklarını düşünürsek, bunların hepsine Türk demiyorum ben. Yüzlerce kelimenin örtüştüğünü, kök olarak aynı anlama geldiğini söylemekte fayda var. Örneğin; Tanrı anlamında Tengri kullanılıyordu, yöneten, çeviren anlamında. Andronova kültürü M.Ö. 1700-1200 yıllarında yaşamış ve Altay- Ural, Baykal Gölü’ne kadar yayılıyor.”diye belirtti.

Dr. İbrahim Üngör; “Afanasiyevo kültürü, Andronova kültüründen sonra M.Ö. 3000-1700 yılları arasında yaşamış. Andronova kültürü dönemi, atın, koyunun olduğu, Türk kültürüne benzer kültürlerin ortaya çıktığı dönemdir. Andronova kültürü, Demir Çağı başlarken ortadan kalkmış. Kendisinden sonra gelen Karasu kültürü ki bu kültür döneminde tekstil-örgü elbiseler, kıl çadırlar yapılabiliyordu. Andronova kültürünün Göktürk’lere kadar izlerini sürebiliyoruz. Karasu kültüründe maden çok iyi işleniyor, demiri kullanıyorlardı. Afanasiyevo kültüründe de bakır çok iyi kullanılıyordu. Andronova kültüründe metal oksitler kullanılabiliyordu.  

 

Andronova kültürü içinde ‘Çinliler o dönemde metali, madeni kullanmayı Türklerden öğrenmişlerdi’ diye birçok bilim insanının ifade ettiğini belirten Doç. Dr. İbrahim Üngör; “Orta Asya da sadece Mezolitik çağ, Neolitik çağ yok, Paleolitik çağ izleri de var. Özbekistan’da Aman Kutan mağarasında, 30 bin yıl önce yaşamış bir çocuğun mezarını ve cesedini buldular. Yani Paleolitik çağda, Orta Asya’da bozkırlarda bir yaşamın olduğunu söyleyebiliriz. Anav kültürünün kendine has keramikleri (pişmiş topraktan çanak, çömlek gibi) vardı.  Tagar kültüründe metaller sanat üslubu haline dönüşmüştü.

Kurganların; ölülerin korunduğu yer, korunak, mezar anlamında söylendiğini anlatan Doç. Dr. İbrahim Üngör; “Öldükten sonrada bir yaşam süreceğine inanıyorlar ve ölülerini koruyorlar. Mesela, Roma’da M.Ö. dönemlerde başlangıçta pitikulu denen çukurlar vardı, ölülerini attıkları yer. Kurganlar, 70 cm ile 7 m derinliğe kadar, kurganın durumuna göre değişebiliyor. Bazıları çerçeveli, bazılarının giriş yolları olabiliyor. Kişilerin unvanına göre gösterişli olabiliyor. Kişinin diğer dünyada da hanlığını, kağanlığını sürdürebilmesi gibi bir düşüncenin olduğunu zannediyoruz. Çünkü ölünün yanına da tarihine göre hediyeler bırakabiliyorlar. Bunlar atları, Afanasyevo kültüründe olduğu gibi köpeklerini yanına gömebiliyorlar. Ölü törenleri de oluyor. Bu kurganlar, dışarıdan 30 cm den 30-40 metreye kadar da yükseltiyorlar, etrafı taşlarla örgülü de olabiliyor. Genellikle Türk kurganlarında baş tarafı doğuya geliyor. Eski Türk kültüründe güneş önemli, güneş tanzim ediliyor. Coğrafya soğuk olduğu için donmuş kurganlarda bulunuyor, mumya da kullanıyor olabilirler. Bazen metodu çok iyi korunmayacaksa, bunu arkeologlarda söylüyor, keşke hiç kazılmasa diyoruz. Çünkü toprak, tabiat bu donmuş kurganları çok iyi koruyor. Açıldığında boyaları dökülüyor, mevcut yapısını korunamıyor, bozulabiliyor.”diye anlattı.

 

Ordubalıg/ Karabalgasun- Harbalgas şehirlerinin Türklere başkentlik yapmış şehirler olduğunu belirten Doç. Dr. İbrahim Üngör; “ Hanuy vadisi kurganı daha yüksekken, Baybalıg Demirçağ kurganları biraz daha yüzeye yakın, alçak ve giriş yerleri olan kurganlar. Eski Türk kültüründe kurganlar tek tip değil ve kurganlarda geyikli taşlar var, bu geyikli taşlarda ölülerinin tören alanları gibi düşünüyorum. Bu taşların en üstünde de güneş kursu var, sanki Tanrı’yı burada sembolize ediyorlar gibi geliyor bana. Altay’larda da görebiliyoruz bunları, Moğolistan’da yoğunlaşıyor. Bu geyikler sanki ölen kişinin ruhunu göğe çıkarttığı tarzında bir misyon yüklenmiş gibi bir algı var. Çünkü bu geyikli taşlardaki geyiklerin hep yukarıya doğru, çizimi, yönü var. Yani ölen kişinin ruhunu Tanrı’ya ulaştırıyor gibi düşünüyorum.”dedi.

Devam edecek.

Yorum yazın
İmlası çok bozuk, büyük harfle yazılan,
Habere değil yorumculara yönelik,
Diğer kişilere hakaret niteliği taşıyan,
Çok kısa ve konuyu zenginleştirmeyen yorumlar KESİNLİKLE YAYIMLANMAYACAKTIR.
Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.
Yazarin diğer yazıları
Bolu'nun Instagram Günlüğü
Tüm Instagram Günlüğünü göster

Haberler

Site içi arama